BESST-İVAL ’26 Kapsamında “Ailemiz Geleceğimiz” Paneli Düzenlendi
BESST-İVAL ’26 etkinlikleri kapsamında Üniversitemizde “Ailemiz Geleceğimiz” konulu panel düzenlendi. Kırıkkale Üniversitesi Kadın Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen panelin moderatörlüğünü Kırıkkale Üniversitesi Meslek Yüksekokulları (MEYOK) Koordinatörü ve Kırıkkale Meslek Yüksekokulu Müdürü Prof. Dr. Özgür Selvi yaptı. Etkinlikte; Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dr. Öğr. Üyesi Birgül Aydın, Kırıkkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dr. Öğr. Üyesi Naciye Güven, Kırıkkale Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dr. Öğr. Üyesi F. Rana Kara konuk olarak yer aldı.


Saygı duruşu ve İstiklal Marşı ile başlayan etkinlik Üniversitemiz Kadın Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi Başkanı Prof. Dr. Nesrin Akça’nın açılış konuşması ile devam etti. Prof. Dr. Nesrin Akça, “Bugün burada Kırıkkale Üniversitesi Kadın Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen ‘Ailemiz Geleceğimiz’ temalı, hepimizi yakından ilgilendiren çok önemli bir başlık altında bir araya gelmiş bulunuyoruz. Hepiniz hoş geldiniz. Aile, insan hayatının ilk durağıdır. Sevginin, saygının, güvenin ve değerlerin temelleri burada atılır. Bir bireyin karakteri, hayata bakışı ve topluma katkısı büyük ölçüde aile ortamında şekillenir. Bu nedenle aileyi sadece bireysel bir yapı olarak değil, aynı zamanda güçlü bir toplumun yapı taşı olarak görmek gerekir. Unutmamalıyız ki; güçlü aileler, güçlü bir toplumun ve sağlıklı bir geleceğin en önemli teminatıdır. Günümüzün değişen koşullarında aile yapısını korumak ve geliştirmek hepimizin ortak sorumluluğudur. Sağlıklı iletişim kurabilen, birbirini anlayan ve destekleyen bireylerden oluşan aileler; daha bilinçli, daha duyarlı ve daha üretken bir toplumun kapılarını aralar. Bu panelde, alanında uzman akademisyenlerimizle birlikte aile kurumunun önemini ve geleceğe dair perspektifleri ele alacağız. Katılımınız için teşekkür eder, hepimiz adına verimli bir panel olmasını dilerim.” şeklinde konuştu.

Panelin moderatörlüğünü yapan MEYOK Koordinatörü ve Kırıkkale MYO Müdürü Prof. Dr. Özgür Selvi, “Değerli Hocalarım, sevgili öğrenciler; hepiniz Kırıkkale Üniversitesi Kadın Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezimizin düzenlediği ‘Ailemiz Geleceğimiz’ konulu panele hoş geldiniz, şeref verdiniz. Malumunuz, aile ve ailenin önemi özellikle bu yılın ‘Aile Yılı’ ilan edilmesiyle birlikte daha fazla gündeme geliyor. Hem akademik ve bilimsel çevrelerde hem de toplumsal alanda aileye ilişkin pek çok etkinlik ve çalışma gerçekleştiriliyor. Bunun yanında son dönemde nüfus yapısına ilişkin tartışmalar da aile konusunu yeniden ön plana taşıyor; bu meseleler birçok programın ve haberin konusu oluyor. Bugün biz de aile konusuna farklı disiplinlerin bakış açılarıyla yaklaşmaya çalışacağız. Değerli konuşmacılarımızın uzmanlık alanları doğrultusunda aileyi sosyolojik ve psikolojik yönleriyle ele alacak, genel bir değerlendirme yapacağız. Katılımlarından dolayı kıymetli panelistlerimize teşekkür ediyorum.” diye konuştu.

Panelin ilk konuşmacısı Dr. Öğr. Üyesi F. Rana Kara, “Dünden Bugüne Aileye Sosyolojik Bir Bakış” başlıklı sunumunu dinleyenlerle paylaştı. Konuşmasına ailenin insanlık tarihinin en eski ve en dinamik kurumlarından biri olduğunu, yalnızca biyolojik bir birliktelik değil; toplumsal değerlerin aktarıldığı, kültürün şekillendiği ve bireyin dünyaya açılan ilk kapısı niteliği taşıdığını ifade ederek başlayan Dr. Öğr. Üyesi F. Rana Kara, “Aile, insanlık tarihinin en eski ve en dinamik kurumlarından biridir. Sadece biyolojik bir birliktelik değil; toplumsal değerlerin aktarıldığı, kültürün şekillendiği ve bireyin dünyaya açılan ilk kapısıdır. Ancak günümüzde aileyi tek bir tanımla açıklamak mümkün değildir. Çünkü aile yapısı; tarihsel süreçlere, toplumsal koşullara ve kültürel farklılıklara göre değişmektedir. Artık aileyi yalnızca evlilik ve kan bağıyla değil, bireylerin ortak yaşamı paylaşma isteği ve duygusal bağlarıyla da değerlendirmek gerekir. Geleneksel geniş aile yapısında üretim ve tüketim bir aradaydı. Özellikle tarım toplumlarında aile ekonomik bir birim niteliği taşırken, otorite çoğunlukla en yaşlı erkek figüründe toplanıyordu. Bireysel başarıdan çok aile bütünlüğü ve onuru ön plandaydı. Sanayi Devrimi’yle birlikte aile yapısında önemli değişimler yaşandı. Kadının eğitim ve çalışma hayatına katılmasıyla aile içindeki roller yeniden şekillendi. Modernleşme ve kentleşme süreçleri geleneksel bağları zayıflatırken, bireysellik daha görünür hale geldi. Özellikle bilgi ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler, aile ilişkilerini de dönüştürdü. Bugün boşanma oranlarının dünya genelinde arttığını görüyoruz. Türkiye’de de son yıllarda boşanma sayılarında dikkat çekici bir yükseliş yaşanmaktadır. Bunun yanında evlilik yaşı yükselmekte, eğitim ve kariyer süreçlerinin uzaması aile kurma yaşını geciktirmektedir. Yeniden evlilik oranlarının artması da aile yapısındaki dönüşümün bir başka göstergesidir. Günümüzde farklı aile modelleri ortaya çıkmaktadır. Ayrı evlerde yaşayan çiftler, evlilik olmadan birlikte yaşayan bireyler, boşanma sonrası oluşan aileler ve bilinçli olarak çocuk sahibi olmayı tercih etmeyen çiftler artık daha görünür hale gelmiştir. Bu durum ailenin yok olduğunu değil, biçim değiştirdiğini göstermektedir. Kentleşme, yalnızlaşma ve dijitalleşme aile yapısını etkileyen önemli unsurlar arasındadır. Aynı evde yaşayan bireylerin fiziksel olarak yakın ancak zihinsel olarak uzak olduğu bir dönemdeyiz. Dijital ekranlar aile içi iletişimi ve mahremiyeti dönüştürürken, çocukların dijital dünyadaki güvenliği de önemli bir konu haline gelmiştir. Sonuç olarak aile kurumu tamamen ortadan kalkmamakta, aksine yeni toplumsal koşullara uyum sağlayarak yeniden şekillenmektedir. Bu nedenle önemli olan, değişen aile yapısını dışlamak değil; ortaya çıkan yalnızlık, yabancılaşma ve kırılganlık alanlarına yönelik sosyal politikalar geliştirmektir. Özellikle ebeveyn destekleri, kreş hizmetleri, tek ebeveynli ailelere yönelik çalışmalar ve dijital okuryazarlık eğitimleri gelecekte daha da önem kazanacaktır. Çünkü aile, biçimi değişse de toplumun en temel yapı taşı olmaya devam etmektedir.” dedi.

İkinci panelist Dr. Öğr. Üyesi Naciye Güven “Bilinçli Evliliğin İnşası” başlıklı sunumunu dinleyenlerle paylaştı. Evliliğin yalnızca iki bireyin birlikte yaşam kurmasından ibaret olmadığını; duygusal, sosyal, ekonomik ve psikolojik boyutları bulunan çok katmanlı bir ilişkisel süreç olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Naciye Güven, “Evlilik, yalnızca iki bireyin birlikte yaşam kurması değil; duygusal, sosyal, ekonomik ve psikolojik boyutları olan çok katmanlı bir ilişkisel süreçtir. Günümüzde bireyselleşme, dijitalleşme ve değişen toplumsal beklentiler, genç yetişkinlerin evliliğe bakışını önemli ölçüde etkilemektedir. Özellikle üniversite yılları, kimlik gelişiminin ve geleceğe yönelik yaşam planlarının şekillendiği kritik bir dönem olduğundan, bilinçli evlilik kavramı bu süreçte büyük önem taşımaktadır. Bilimsel çalışmalar, gençlerin evliliği kimi zaman güven ve yaşam arkadaşlığı, kimi zaman ise toplumsal baskı ve özgürlük kaybı olarak değerlendirdiğini göstermektedir. Bilinçli evlilik; bireylerin kendilerini tanıyarak, duygusal farkındalık geliştirerek, gerçekçi beklentiler oluşturarak ve sağlıklı iletişim becerileri kazanarak kurdukları bir yaşam ortaklığıdır. Araştırmalar, sağlıklı evliliklerin temelinde etkili iletişim, empati, duygusal düzenleme ve güvenli bağlanmanın yer aldığını ortaya koymaktadır. Üniversite döneminde aile, arkadaş çevresi, sosyal medya ve kültürel normlar, öğrencilerin evlilik tutumlarını önemli ölçüde şekillendirmektedir. Özellikle sosyal medyada idealize edilen ilişki sunumları, gerçekçi olmayan beklentilere yol açabilmektedir. Evliliklerde yaşanan sorunların başında iletişim eksiklikleri, gerçekçi olmayan beklentiler, ekonomik sıkıntılar, rol paylaşımına ilişkin farklı düşünceler ve değer çatışmaları gelmektedir. John Gottman’ın “Mahşerin Dört Atlısı” olarak tanımladığı eleştiri, küçümseme, savunmaya geçme ve duvar örme davranışları, ilişkiler üzerinde yıkıcı etkilere sahiptir. Evlilik ilişkisinin güçlendirilmesi, yalnızca eşlerin mutluluğu için değil; çocukların sağlıklı gelişimi ve toplumun refahı için de önemlidir. Türkiye İstatistik Kurumu verileri, boşanma oranlarındaki artışın ve evlenme yaşının yükselmesinin, evliliğe bilinçli hazırlanmanın gerekliliğini ortaya koymaktadır. Kuramsal olarak, Harville Hendrix tarafından geliştirilen imago yaklaşımı, çocuklukta yaşanan ilişkisel deneyimlerin yetişkinlikteki partner seçimlerini ve ilişki dinamiklerini etkilediğini savunmaktadır. Bu yaklaşıma göre çatışmalar, yalnızca sorun değil, aynı zamanda gelişim ve iyileşme fırsatıdır. Çift iletişiminde aynalama, doğrulama ve empati temel beceriler olarak öne çıkmaktadır. Bu becerilerin birlikte kullanılması, imago diyaloğunu oluşturarak güveni ve duygusal yakınlığı artırmaktadır. Bilimsel çalışmalar, evlilik öncesi eğitim programlarının iletişim ve problem çözme becerilerini geliştirdiğini, ilişki doyumunu artırdığını ve gerçekçi beklentiler oluşturduğunu göstermektedir. Bu nedenle psikolojik danışma, psikoeğitim programları ve iletişim atölyeleri, bilinçli evlilik sürecini destekleyen önemli çalışmalar arasında yer almaktadır.” diye konuştu.

Dr. Öğr. Üyesi Birgül Aydın ise, “Güçlü Toplumun Anahtarı: Bilinçli Ebeveynlik, Sorumluluklar ve Destek Mekanizmaları” başlıklı sunumunu dinleyenlerle paylaştı. Konuşmasına ebeveynliğin yalnızca çocuk sahibi olmak değil; yeni bir kuşağa bakım verme, onu büyütme ve yetiştirme sürecinde anne ve babanın yeni rollerine uyum sağlayarak sorumluluk üstlendiği çok boyutlu bir yaşam deneyimi olduğunu vurgulayarak başlayan Dr. Öğr. Üyesi Birgül Aydın, “Ebeveynlik; çocuk sahibi olarak yeni bir kuşağa bakım verme, onu büyütme ve yetiştirme sürecidir. Çocuk sahibi olmakla birlikte ebeveynlerin yeni rollerine uyum sağlamaları, ilişkilerini yeniden düzenlemeleri ve yeni sorumluluklar üstlenmeleri gerekmektedir. Annelik ve babalık bireysel bir deneyim olmakla birlikte toplumdan ve kültürel değerlerden etkilenmektedir. Ebeveynliğin nasıl öğrenildiğine ilişkin farklı görüşler bulunmaktadır. Bazı çalışmalar bunun içgüdüsel olduğunu, bazıları ise sonradan öğrenildiğini belirtmektedir. Bunun yanında ebeveynliğin hem içgüdüsel hem de öğrenilen davranışların birleşimi olduğunu ifade eden çalışmalar da vardır. Bireyler çoğu zaman kendi ebeveynlerini model almakta; bazen onların davranışlarını tekrar etmekte, bazen de geçmişte yaşadıkları eksiklikleri telafi etmeye çalışmaktadır. Toplumda annenin çocuk açısından daha önemli olduğuna dair yaygın bir görüş bulunsa da araştırmalar bunun daha çok geleneksel görev dağılımından kaynaklandığını göstermektedir. Günümüzde anne ve babanın birbirini tamamlayan ve çocuk gelişimi açısından eşit derecede önemli rollere sahip olduğu anlayışı öne çıkmaktadır. Ebeveynlik aynı zamanda ciddi bir bakım yükü getirmektedir. Tarihsel süreçte ebeveynlik rolleri ekonomik yapı, toplumsal cinsiyet rolleri, eğitim fırsatları, teknoloji ve aile yapısındaki değişimlerden etkilenmiştir. Geleneksel toplumlarda çocuk bakımının temel sorumlusu çoğunlukla kadın olarak görülürken, erkekler ev işleri ve çocuk bakımını daha çok boş zaman faaliyeti olarak değerlendirmiştir. Sosyal ve ekonomik değişimler, kadınların çalışma yaşamına katılımı ve aile yapısındaki dönüşümler ebeveynlik rollerinin paylaşılmasını gerekli hale getirmiştir. Bilinçli ebeveynlik; bireyin rol ve sorumluluklarının farkında olarak çocuk bakımına aktif katılım göstermesi anlamına gelmektedir. Türkiye’de evlenme yaşının yükseldiği, ilk doğum yaşının ertelendiği ve daha az çocuk sahibi olma eğiliminin arttığı görülmektedir. Araştırmalar erkeklerin ev içi eşitsizliğin farkında olduklarını, ancak çatışmanın kadınların bu dağılımı adaletsiz bulmasıyla ortaya çıktığını göstermektedir. Ayrıca boşanmaların önemli bir kısmı evliliğin ilk on yılı içinde gerçekleşmektedir. Baba rolü de toplumsal değişimlerle birlikte dönüşmektedir. Kadınların çalışma hayatına katılması, eğitim düzeyinin yükselmesi, çekirdek aile yapısının yaygınlaşması ve çift kariyerli ailelerin artması babaların çocuk bakımında daha aktif rol üstlenmesine neden olmaktadır. Eşler arasında rol ve sorumlulukların dengeli paylaşılması kadınların iş-aile dengesini desteklemekte, çocukların zihinsel ve sosyal gelişimine olumlu katkı sağlamakta, evlilik doyumunu artırmakta ve toplumsal açıdan olumlu sonuçlar doğurmaktadır. Ebeveynlik sürecinde destek mekanizmaları da önemlidir. Yakın çevre desteği, aile dostu işyeri politikaları ve ebeveyn izinleri bu süreçte ailelere katkı sağlamaktadır. Ancak okul öncesi bakım hizmetlerinin yetersizliği, yüksek maliyetler ve çalışma saatleriyle uyumsuzluk özellikle kadınların çalışma yaşamından uzaklaşmasına neden olabilmektedir. Bu nedenle çocuk bakım ve eğitim hizmetlerinin geliştirilmesi önemli bir ihtiyaç olarak değerlendirilmektedir.” dedi.

Program konuşmacılara teşekkür belgelerinin verilmesi ve toplu fotoğraf çekimi ile sona erdi.




